Şirk, Şirket, İştirak

Zenginlik gün geçtikçe daha çok insanın hayalini süslerken fakirlik de piyango devrettikçe bilet alan sayısının artması gibi artmaktadır. Bunun nedeni zenginliğin ve yoksulluğun yaratıcı tarafından bir kader olarak verildiği inancıdır.







Tarihi övmekten çok felsefi olarak geçmiş dönemlerdeki olay ve olgular üzerinden ibret almayı daha uygun buluyorum. Bu dönemleri insan doğası ve insanın çevreyle uyumu konusu çerçevesinden ele alıyorum. 


Eski çağların ilk biriktirenleri şimdi de olduğu gibi ihtiyaçtan fazla mala ve mülke sahip olmanın getirdiği saygınlıkla ve borç ile belini büktüğü kalabalıkların köleliğiyle daha fazla zenginleşmenin yolunu aradılar. 


İlk hazzın tekrarı daha büyük hazlara olan talebi artırdı. 

Kaynakların sınırlı olduğu bir vadide yaşayan insanların çoğu o bölgedeki topraklara sahip olan soya çalışıyor ve asla o ailenin refahına kavuşamıyorlardı. İşte bu "bedeviler" için can sıkıcıydı. 

İlk yıllarda mülk sahibi yeteri kadar korunamayacağını, mal mülk anlamında, düşünerek özgür köylüye karşılıksız olarak vermeyi uygun buluyordu. Bir veya iki asabi kişinin kolaylıkla öldürebileceği bu insan elbette korkuyor ve bu korku zenginliğin tabana dağılmasına neden oluyordu. Otomatikman ortak refah artıyordu.


Açgözlü insanın biriktirdikleri ile elinde avucundakiyle ihtiyacını karşılayamayan insan arasında hep bir çatışma olmuştur. 


Zenginler ilk çağların bu finansal hatasına düşmeyerek asabi ve fiziksel kuvvetiyle birleşerek durumu kendi lehine çevirebilecek yoksullar ile olan savaşta mülkün ve malın ilk yaratıcısı ile ilahi bir bağlantı kurmaya başladılar. Bu insanlığın düşünsel tarihinin bir dönüm noktasıydı. İlk defa birileri elde ettikleri mal ve mülkü yaratıcının birici elden verdiğini söylüyordu.

Burada mülk sahibi tanrıyı padişah veya güncel deyimle cumhurbaşkanı zannederek ondan yetki aldığını iddia ediyor ve merkezi hükümetin atadığı yeryüzünün bir valisi olduğunu iddia ediyordu. 


Sahip olduğumuzda bir haz hissederiz. Bu hazzın da elbette devamını... İşte insan açgözlülükle bu anda burun burunadır. Ya bir kez daha o hazzı yaşamak için daha fazlasına sahip olacak ya da ikinci tabağı yememeyi tercih eden bir obez olacağız. Farkına varılırsa ikinci örnek daha zor ama mühimdir. 

Hep ikilemler üzerine anlattığım bu bölümde üçüncü bir şıkkı aradım ama bulamadım. Belki de üçüncü bir şık tarafsızlık şıkkı olabilir. Fakat o da kurt kuzuyu kaparken tercih edildiğinde kurdun tarafı tutulmuş olacağından geçersiz ve anlamsız olacaktır. 


Zengin ve güçlü insan ile yoksul ve güçsüz insan arasındaki bu bitmek tükenmek bitmeyen savaşın sonu görülmüyor. Bazı zaman ateşkes imzalansa da hep açgözlüler çıkıyor ve dengeyi bozabiliyor. 


Uzun savaşlar ancak güç dengesi oluştuğunda barışa döner. 

Elinde bulundurduğu zenginliği koruyabilmek için ilahi nedenler sıralayan mülk sahibi, artık mülksüzleri tanrı adına işe koşmaya, onlar üzerinde değerli madenler ve tahıllarla hegemonya kurmaya başladıkça şirk kavramı devreye girer. Şirk, "ortaklık, ortak" demektir. Yaratıcının hiçbir insana ihtiyaç duymadan yarattığı mülk, artık tapusunu ve tasarruf yetkisini elinde tutan bir insanla beraber yaratılmış gibi düşünülür. 

Tapunun ille de yazılı olması gerekmez. 

Mülk sahibinin meşruiyetini, onun bu mülkünün tanrı tarafından verildiğini ve ona yapılacak her bir yanlışın tanrının bizatihi kendisine yapılmış olacağını öngören ve bundan dolayı korkan mülksüzler birleşip mülk sahibinin düzenini devirmiyorlarsa tapu verilmiş demektir. 

Buna kadercilik diyoruz. 

Tanrı ile ortaklık kurduğunu iddia eden kişi baştadır. Çünkü "Tanrı böyle istemiştir". "Tanrı istemeseydi başkasını o topraklara atayabilirdi" diye düşünmeye başlanır. 


Bu zihniyet mülk sahibinin etrafında sağlam bir kalkan görevi görerek asabiyetten korunmayı sağlar. İnsanları işledikleri günahlardan dolayı yargılayacak tanrının iştirakına(ortağına) yapılan her bir yanlış, tanrıya yapılmış varsayılacaktır. Onun yaptıklarını da tanrı yapmış olur.


Fakat insanın da mülk sahipliğinin de tanrıdan farklı olarak bir ömrü vardı. 

Mülk sahiplerinin dini kurumsallaştırarak kurdukları korku imparatorlukları, kurumsal din karşıtı insanlar etrafında biriken kitleler sayesinde sarsılmaya başladı. Bu sarsıntı yoksulun boğazının çok sıkılması ile de yoksulun insan yerine koyulmaması ile de oluşabilirdi. Bilindiği üzere bir volkanın patlaması için birden fazla neden gerekir. Sadece derinden değil, yüzeyden de basınç oluşmalıdır. 


Artık tanrı ile bir hissedarmış, onunla bir şirket kurmuş gibi davranan mülk sahibi ile tüm malın ve mülkün yalnızca tanrıya ait olduğunu ve tanrının bunları yaratırken hiçbir insana ihtiyaç duymadığını haykıran iki grup oluşmuştu. 

Bir şeyin sahibi olduğunuzu iddia ediyorsanız o sahip olduğunuz şey üzerinde sonsuz tasarruf yetkiniz olduğuna inanıyorsunuz demektir. Tanrının yaratımında ortak olduğunuzu ve tanrının sizi özel bir konuma yerleştirdiğine inanıyorsanız istediğiniz gibi ilahi kural koyabilirsiniz. 


Şirk bu anlamda sınırlı olan kaynaklardan ihtiyaç fazlası elde edebilmek için tanrının ortaklığını iddia etmektir. 


Şirket kurulan bu ortaklığın kurumsallaşmış halidir. Artık bu evrede kural koyma ve bu kurallar akıldışı da olsa cezalandırma yetkisi ele alınmış olunur. Din, şirketleşmiş demektir. 


Kamu dediğimizde eskiden halkın gücü anlaşılırdı. Marx'a göre proleteryanın burjuvaya karşı mücadelesi, İbni Haldun'un deyimiyle bedevilerin hadarilere karşı gösterdiği asabiyetti. Zaman içerisinde bu iki çatışan kutup arasında hakem olan devlet bu kavramın üzerine oturdu. Gel zaman git zaman, devleti kim ele geçirirse asabiyeti kullanma yetkisi de onun oldu.

Yorum Gönderme

1 Yorumlar