Burası Gazze degil, Gebze...

Ses kapalıyken görüntüleri izlediğimde görüntülerin İsrail'de kaydedilmiş tipik bir polis şiddeti videosu olduğunu sandım. Nefretle dolmuştum. Görüntülerin sesini açtığımda beynimden vurulmuşa döndüm. Bir anda içimdeki nefret duygusu utanç duygusuna dönüşmüştü. Çünkü görüntüler Gazze'den değil, Gebze'dendi.




Leyla Güven ve yüzlerce mahkum, İmralı'da tecrit altında tutulan ve yıllardır yakınlarıyla bile görüştürülmeyen Abdullah Öcalan'ın üzerindeki tecridin kaldırılması için açlık grevi yapıyorlar. Televizyonun ve ana akım medyanın görmediği bu büyük protesto giderek daha da kitlesel bir hal alıyor. Bence Kürt hareketinin en büyük açlık grevi eylemlerinden birisini yaşıyoruz. 

Bu arada eleştirimi de getirmem gerek:

Açlık grevi eylemini kavram olarak başarılı bulsam da kişinin kendi veya yakınları için yaptığı açlık grevlerinin daha anlamlı olacağına, bir başkası için, onun iyiliği ve faydası için açlık grevi yapmanın, aç biilaç gezmenin doğru olmadığına inanıyorum. Zaten yakın tarihe bakılırsa açlık grevlerinden kişinin kendi üzerindeki her türlü baskının ortada kaldırılması için yapılanlarının daha başarılı olduğu görülür. 

Bir kişi için değil, hak, hukuk ve adalet için, ilkeler için eylem yapılmalıdır. Eğer kişi üzerindeki baskının ortadan kalkmasını istiyorsa kendi protestosunu önce kendi yapmalıdır.

Açlık grevi tarihsel olarak ilk defa Hindistan coğrafyasında gözlemlenmiştir. Burada alacaklı olan borçlunun evinin önüne gider, bir gölgelik veya yağmurluk diker ve başlar yemek yemeden, su içmeden oturmaya. Mahalleli zaman içerisinde açlık çeken adama karşı sempati beslemeye başlar ve borçlu olanın borcunu ödemesi için baskı yapar. Elbette yüzde yüz başarılı bir yöntem değildir. Fakat yapılacak pek bir şey kalmadıysa başka ne yapılabilir?


Tecrit bir insanın ikinci bir insanla bile konuşmasına izin verilmediği bir "soyutlama" kavramıdır. Kişi idam edilemediği zamanlarda gündeme gelir ve hayatı o kişiye zehir etmek için uygulanır. Bir nevi intikam almak demektir. Adaletle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ülkemizdeki kanunlara ve Anayasa'ya göre, mahkumun sosyal yaşamdan uzaklaştırılması adalet ve toplum için yeterlidir. 

Bir insanın hangi suçu işlediğinin önemi olmadan yakınlarıyla konuşma hakkının korunması gerekir. Bu insanın temel hakkıdır. Bizi de eski Fransız Guyanası'ndan ayıracak olan da tam olarak budur. 

Kavramları ve olguları kısaca anlattıktan sonra güncel olaylara tekrar geçelim. 

Bir iki gün önce bir görüntü düştü internete. Bu görüntülerde İsrail polisine benzetmekte hiç zorlanmadığım bir kaç polis, açlık grevi yapan oğullarına desteğe gelmiş beyaz başörtülü anneleri onur kırıcı bir şekilde, bağıra çağıra itekliyorlar. Ardından gelen diğer görüntülerde ise bu anneler yerlerde sürükleniyorlar. Görüntüler burada.  

Ardından Mardin Kızıltepe'de de benzer olaylar kaydedildi. O da burada. 

Muhtemeldir ki yakında daha çok defa böyle görüntüleri göreceğiz. 

Kolluk gücünün bu eş zamanlı davranışı bana İsrail'de polisin kıvırcık favorili, takkeli Yahudileri evire çevire dövdüğü şu görüntüleri anımsattı. 

Hukukla idare edilen ülkelerde kanunda ne yazıyorsa o uygulanır. Böyle ülkeleri bir paşanın yönettiği muz cumhuriyetlerinden, çete devletinden ayıran yegane şey budur. Bu anlamda Anayasal olarak korunmuş olan protesto hakkını kullananlara yapılan her türlü işkenceye karşıyım. 

Aynı şekilde kişilerin neye inanırsa inansın, neyi talep ederse etsin konuşmalarına, barışçıl bir şekilde hak aramalarına müsaade etmemenin yıllar süren savaşlara neden olacağını da öğrenmiş olmalıyız. Kırk yıllık terörün onca nano teknolojik ölüm makinelerine rağmen bitirilemiyor olmasından dersler çıkarmalıyız. 

Terörün, kargaşanın ve savaşların yalnızca silahın anlamsız kılınarak bitirilebileceğini hepimiz adımız gibi biliyoruz. O halde nedir bu aşağılama; nedir bu dışlama?  

Bunu yapmakla savaşı, kanı ve terörü arzuladığınız anlamı çıkar. Beni de bir Türk olarak utandıran da budur.

Yorum Gönderme

0 Yorumlar