Çalışma saatleri azalırsa işsizlik de azalır

Tepeden inip fabrika kurarak milyonlarca işsize istihdam sağlanabileceğine olan inanç, asıl sorun olan çalışma saatinin yüksekliği ve asgari ücret sorununu örtbas etmek için topluma zerk ediliyor. Yeni istihdam tepeden yaratılamaz. Çünkü bir kapitalist "ne kadar az işçi gideri, o kadar çok kâr" mottosuna Allah'ın ayeti gibi inanır.



İstihdam oranlarının yüksek olması yani işsizliğin düşük olması genel toplumsal refahı artırma konusunda etkisiz elemandır. Bugün işsizliği fakirlikle bağdaştırdığımız için istihdam oranındaki artışın refah getireceğine inanıyoruz. Halbuki çalışanlarının yarısı açlık sınırının altındaki asgari ücreti alan bir memlekette daha fazla işçi daha düşük maaş anlamına gelebilir. Bir Endonezya bir Malezya'ya bakalım. Bu ülkelerde işsizlik düşüktür fakat çalışan maaşları ondan da daha düşüktür. 

Peki o kadar da iyi bir şey değilse neden işsizliğin azaltılması gerek?

Çünkü işsizlik dediğimiz şey aktif olarak iş arayıp bulamayanların sayısı demektir. Çalışmayı isteyip çalışamayanlardır. Yani bunca işsizliğe rağmen iş arama umudunu kaybetmemiş veya parasızlık nedeniyle "ne iş olsa yaparım" noktasına gelmiş olanlardır. Son istatistiklere göre bu rakam 4 milyona yanaşmıştır. Fakat iş aramaktan umudunu kesenler de vardır. Onlarsa bir şekilde gelir elde etmeyi ve kayıtdışı çalışmayı tercih edenler olabilir. Elbette hiçbir geliri olmayıp başkalarının yardımıyla hayatta kalanları ve sokaklarda sersefil durumda olanları unutmamak gerek. 



İşçi-işveren konusunu tartışırken patron psikolojisini yani bir kapitalistin dünya görüşünü de anlamak gerek. Bir işletmenin en büyük gideri işçi gideri olmamasına rağmen işveren bir kriz anında hemen işçi çıkarmaya veya işçi maaşlarını azaltmaya karar verir. Çünkü arkasında devlet gücünü hisseder. Grevleri yasaklayan devletin kimin tarafını tuttuğu ortadadır. Halbuki devlet güçlüye karşı güçsüzü, kurda karşı kuzuyu korumalı değil midir?

Sanıldığının aksine işverenler yasalardan, hele ki uygulanan adil yasalardan oldukça korkarlar. Herhangi bir "aksiliğe" mahal vermemek için düşünüp taşınırlar. Bu korkuyla belki de işçilere vermeleri gereken paralardan çok avukatlara veya rüşvet olarak memurlara bir çırpıda verebilirler. Bu itibarla lobicilik faaliyetleriyle toplumsal refahı artıracak kanunların varlığını sonlandırır veya yürürlüğe girmesini engellerler. Bu durum da sınırsız özel mülkiyetin gücünü tüm çıplaklığıyla bizlere göstermektedir. 

Fakat mağdurlar ve zayıflar sayıca çok ve oy hakkı olduğu için lobici güçlülere karşı gelebilecek güce de sahip olabilirler. Medyanın yani dünyaya açılan pencerelerin sermaye sahipleri lehine çalışması, her gün gündem değiştirmesi nedeniyle özlenen bu hak arama birliği ne yazık ki oluşamıyor.

Türkiye'deki çalışma saatleri kölelik dönemlerini aratıyor.

Türkiye'de çalışma saatleri dünyada rekorlar kırıyor. En başarılı olduğumuz konu bu olabilir. 

19. yüzyılın ortalarındaki işçi hareketlerinin sloganı şu idi 

"8 saat çalışma, 8 saat eğlenme, 8 saat dinlenme" 

21. yüzyılda güzelim memleketimizde ise durum şu halde:

"12 saat çalışma, 2 saat televizyon izleme, 10 saat uyuma" 



Çalışma saatlerinin kısaltılması herşeyden önce işçi sağlığı için çok ama çok önemli. Bugün bir at, bir eşek bile 10-12 saat çalıştırılamaz. Böyle bir durumda hemen hayvan hakları savunucuları devreye girer ve kamuoyu oluşursa bu kölelik son bulur. Fakat özne insan olunca değişiyor. Onuruyla ailesine zaman ayıramayan, arkadaşlarıyla sosyalleşemeyen, kitap okuyamayan, sinemaya, tiyatroya gidemeyen yığınlar yarattığınızın farkına varın. Hafta sonu tatili bile yatıp dinlenme zamanı olarak algılanıyor artık. Halbuki haftasonu bir gelişim sürecidir. Geçen hafta boyunca kaybettiklerinizi yerine koyma zamanıdır. 

Bir işveren daha çok işi daha az işçiye yaptırmak için çabalar. İşte burada kanunlar devreye girmeli ve çalışma saatleri olması gereken sınıra gelmeli. Çalışma saatleri azaldıkça daha fazla işçi almak zorunda kalan işveren istihdamı farkında olmadan artıracaktır. Kurumlar bu daha adil çalışma saati kanunu sayesinde vardiya sayılarını çoğaltmak zorunda kalacaklar. Çalışmak isteyen ama iş bulamayanlar için bir can suyu olacaktır.

1000'er kişi çalıştıran fabrika kurmaya kalksanız işsizliği bitirmek için 4000 fabrika kurmanız gerek. Fakat çalışma saatlerini kısaltıp, zenginliğin tabana yayılmasını engellemezseniz halk kendi istihdamını kendisi zaten yaratacaktır. Halkın güdülecek koyunlar olduğu yanılgısından vazgeçin artık. 

Yapılan araştırmalara göre çalışma saati daha az olan işletmelerde verim artıyor. O kısa sürede işini bitirmek için zinde ve hızla çalışan işçi kısa sürece işverenine güzel paralar kazandırıyor. Çalışma saati uzun olan işletmelerde ise bu tam tersi. Zaman öldürmek için elinden geleni yapan işçi işverenine büyük zararlar ettirebiliyor. 

Aynı araştırmayı ülkeler için de yaptığımızda pek de farklı bir sonuca ulaşmayacağız. Ortalama bir Türkiyeli bir Japon'dan fazla çalışıyor. Demek ki çalışma saatinin yüksek olması pek bir işe yaramıyor. Belki de bazılarının egolarının tatmin edilmesine yarıyor olabilir. 

Bunca veriye, istatistiğe rağmen neden Türkiye bu kölelik dönemlerinden kalma çalışma saatinde ısrar ediyor? Covid-19 salgınıyla beraber herkes evinde pineklerken onlar çalışmadı mı, değer üretmediler mi? Eğer bu kriz döneminde onlar açlık sınırı altındaki düşük ücretlere ve yüksek saatlere dayanmasaydı biz ihtiyaçlarımızı karşılayabilir miydik?

Çalışma saatleri kısaldıkça yani yasal olarak anlamlı bir üst sınır belirlendiğinde ve ücret politikasında iyileştirmeye gidildiğinde sosyal sorunlarda azalma görülmesi doğal olacaktır. Stresten kendini kurtaran insanlar daha mutlu olacaktır. Bu kesindir. 

Kesin olan başka bir şey daha var. O da hükümetin ve sermayenin beraber hareket ettiğidir. Bu gerçeğin önünde dağ olsa duramaz. Bizler de buna inat çalışma saatlerinin kısaltılmasını, insanın onuruyla yaşayabileceği gelire sahip olması gerektiğini savunacağız.

Yorum Gönderme

0 Yorumlar