İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ

Bir şeye zorla inandırmak; dini düşüncelerini şekillendirmek yerine, daha barışçıl olan ikna yöntemleri kullanılmalıdır. Hala işe yaramıyor; istediğimiz gibi inanılmıyorsa, kişiyi inancıyla baş başa bırakmak en doğrusudur. 



Çocuklarını zorla camiye "alıştırmaya çalışan" "iyi niyetli" ailelerin davranışlarından tutun, zorunlu din dersine kadar toplumun en küçük ve en büyük kurumları insanları baskılamanın aracı olarak kullanılmaktadır. Küçük yaştaki insanın yakınlarının istediği gibi olması, onların istediği inanç dünyasında yaşaması, yeni nesillerin zihin dünyasının yapay zeka gibi kodlanmaya çalışıldığı anlamına geliyor. Yeni nesiller artık eskiden olduğu gibi doğada değil, kapalı okullarda kodlanı... pardon, eğitiliyorlar.

İnsanların çoğu işçi ve memur olarak başladıkları hayatta yine işçi ve memur olarak ölmektedirler. Başkalarının "işini" görerek kazanç sağlamayı uman bu kariyeristler, zaman içerinde "idealizmin" yanlışlığına, "profesyonelliğin" doğruluğuna inanacaklardır. Zannımca bu oldukça aşağı bir düşünce biçimidir, fakat insanlar buna zorlanmaktadırlar. Dini anlamda da bunda hiçbir beis görmeyen kitleler "köleliği" bile benimser vaziyete gelmişlerdir.

İnançlar insanların davranışlarını etkiler. Ancak bu insanın ağzından "ben şuna inanıyorum" demesi ile değil, gerçekte neye inandığıyla ilgilidir. Şuanda ben "X'e inanıyorum" dediğim zaman gerçekten de X'e inandığım anlamına varamayız. Çünkü bu sadece bir sözden ibaret bir cümledir. Gerçek anlamda inanmak, inandığımız gibi yaşamaktır. X'e inanıyorsak, X'e inanmanın gereklerini yerine getirmeliyiz. Yoksa inancımız fasa fiso demektir. 

Bu anlamdaki boş inançlar kişiyi toplumsal hayatta daha üst sıralara çıkarabilmektedir. muhafazakar olmayan birisi, Ak Parti'den belediye başkanı olabilmek için muhafazakar gibi görünebilir. Aynı şekilde Atatürk'ten nefret eden birisi, en alasından bir kemalist kesilebilir. Çünkü bu "sözsel" ifadeler, kişiyi yüksek mertebelere konumlandırarak zenginleştirebilir.

Para ve mülkiyetin insan zihni açısından önemi büyüktür. Zihnimiz "daha fazlasını" isteyerek, diğerinin ihtiyacını karşılamasını engellemek için çalışırsa, bunu vicdanımız ile bertaraf etmemiz gerekir. Aksi takdirde "bizden olmayan" ihtiyacını karşılayamaz hale gelerek, "başkalarına köle olmak" zorunda kalabilir. Yani kısacası kölelik suçunu yalnızca köle ile köle sahibi işlemez, toplumda ihtiyaçtan fazlasına sahip olan da bu suçun ortaklarıdır. 

Aynı şekilde inanç dünyamız da bireysel sorgulama, araştırma ve en sonunda inanma olarak şekillenmelidir. Böyle olmazsa yukarıdaki mülk örneğinde olduğu gibi başkalarının inançları sorgulanmadan benimsenirse, o inancı oluşturanların, düzenleyenlerin kölesi oluruz. Çünkü köle, "düşünmez", yalnızca "itaat" eder.

Tarikatlardaki durumlara odaklandığımızda vaziyet bu anlattıklarımdan pek de farklı değildir. Şeyh ve etrafındaki kitle müritlerin dizginlenmesi görevini ifa ederken, müritler ölümden sonrasını garantilemeye çalışırlar. Böylelikle kimse kimsenin "ayıbını" görmez ve cümbür cemaat cennetin en yüksek mertebelerine çıkacaklarına inanırlar. 

Bu inanç tarzı oldukça hatalı ve insan aklını değersizleştiren bir bakış açısına sahiptir. Şahsen ben böyle bir tarikat müridiyle karşılaştığımda hemen en temel felsefi sorularla onu caydırmaya ve aslında kendi aklının da şeyhi kadar işlevsel olduğuna inandırmaya çalışırım. Böylelikle insan olmanın ne demek olduğunun farkına varsın isterim. Eğer durum sert bir karşı çıkışa doğru evrilirse, hemen barışçıl gömleğimi giyer ve inanç yargılamasını bir kenara bırakırım. Artık benim ona baskı yaptığıma dair hisler belirmeye başlamıştır çünkü. Bu beni ve onu rahatsız eder. Çünkü onun da istediği her şeye inanma hakkı vardır; bu sert ve baskıcı hareketlerimle onun bu insani hakkını yemiş olurum.

15 Temmuz darbesi sonrasında özellikle " Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler devleti olamaz" sözü ışığında tarikatların tümüne karşı sert ve amansız bir tepki bulutu oluşmaktadır. Bu anlamda "tüm tarikatların hepsi süresiz lağvedilmeli" anlayışı hakim olmaktadır. FETÖ'nün tüm müritlerinin de suçlu kabul edilerek ihraç ve hapis edilmesi, Adnan Oktar tarikatının yukarıdan aşağıya temizlenmesi devletin de diğer tarikatları yavaş yavaş hedef tahtasına koyacağına dair emarelerdir. Bu gidişle tarikatların malına, mülküne baktıkça ağzı sulanan devlet bürokrasisi de yakın zamanda çeşitli atraksyonlara girişebilir.

Türkiye de güncel siyaset takip edilmediği için toplumsal hafıza 5-10 yıl öncesini bile tamamen unutabilmektedir. Tarih kitaplarıyla büyüyen yeni nesillerin dünyanın dönüşümüne ayak uydurması elbette ki mümkün değildir. Bu şekildeki toplumsal vicdan beklenen seviyede olmadığı için devlete kutsiyet atfedilmekte ve devlet ne derse ona inanmak alışılagelmiş bir inanç halini almaktadır. 

Dindar kitlelerin kemalist ve laik Türkiye Cumhuriyeti'ne entegrasyonu tamamlanmıştır. Bundan 10-15 yıl önce memur olmak dini anlamda eleştirilirken, şimdi memur olmak hem daha çok kazanç sağlıyor hem de dini anlamda olumlu karşılanıyor. Erdoğan'ın en büyük başarısı işte  budur.

Devletçi çoğunluk devlete tapmaktadır. Bu onların özgürlüğüdür. İnanç özgürlüğü sevmediğimiz, beğenmediğimiz inançlar için de geçerlidir. Müritler de tarikatın kurucusu ve silsilesinden doğan "haklar" neticesinde şeyh olan kişiye taparlar. Peki bu onların özgürlüğü değil midir? Dileyen inanır, dileyen inanmaz. 

Sonuç olarak kişi neye isterse ona inanmalıdır. Gerçekten hiç kimsenin  zorlaması altında kalmadan kendi zihniyle sorgulamalı ve inanmalıdır. Şuna ya da buna değil; yalnızca kendi kendine karar vererek inanmalıdır. Herkes bu anlamda neye inanırsa inansın özgürlüğü tatmalıdır. Tarikatın şeyhine de, devletin Cumhurbaşkanına da, şirketin patronuna da veya babaya ve anne de tapma özgürlüğü vardır. Yeter ki hiçbir baskı altında kalmadan bu inancını sorgulasın ve öyle karar versin.

Zaten bu özgürlük içerisinde verilen kararlar ve inançlar en doğrusu olacaktır.

Yorum Gönderme

0 Yorumlar