Hitler'in En Sevdiği Film: Metropolis(1927)'den Faşizm Dersi

Bu yazıda Hitler'in en sevdiği film olarak bilinen Metropolis(1927) filminden hareketle faşizmin aslında ne demek olduğunu ve bir faşistsin dünya görüşünü irdeliyorum.

Faşizm birden çok dal parçasının sağlam bir bütün haline getirilmesi demek olan fascio kelimesinden türemiştir. Etnik ve dini farklılıklardan ziyade ekonomik sınıfların zor kullanılarak yok edilmesi(görmezden gelinmesi) ve herkesin üniter devletin bir parçası haline gelmesi inancıyla oluşmuştur.




Faşist devletlerde zaten devletin tüm hakları gözettiği inancıyla insanların hakkını aramasına izin verilemez. Hakkını bağıra çağıra hatta çok büyük bir günah olan örgütle arayan kişi devletin parçası olmaktan çıkar ve kanserli hücre muamelesi görmeye başlar.

Adolf Hitler'in en sevdiği film olan 1927 yapımı Metropolis filminde de bu konu apaçık görülmektedir. 

Filmde patronlar ve yöneticiler  Metropolis'in üstünde, işçiler ve aileleri ise yeraltındaki fabrikaların dibinde yaşarlar. Gün gelir şehrin yöneticisinin oğlu çocukları gezdiren rahibeye vurulur ve onu takip eder. İlk defa yeraltına inen bu genç gördüğü işçilerin sefil durumunu Firavun'un piramidini inşa eden işçilere benzetir ve alt sınıf ile babasının temsil ettiği üst sınıf arasında arabulucu olmaya çalışır. Fakat rahibe olmadan bunu tam anlamıyla beceremez.

Gel zaman git zaman yeraltındaki işçiler bu zulme artık dayanamaz ve gencin takip ettiği rahibenin sabır öğütlerini dinlemezler. Dört koldan isyan başlar. İşçiler nefretle aletleri, makineleri ve yapıları, yani ne gördülerse kırmaya, yıkmaya ve bozmaya başlarlar. Nefret o kadar yayılmıştır ki kendi çocuklarının de yeraltında yaşadığını unuturlar. 

Yeraltındaki fabrika yıkıldıkça çatlaklardan sular sızmaya ve çocukların saklandığı küçük odaları su basmaya başlar. Bunu gören işçiler için artık çok geçtir. Kaba kuvvet ve hakkını alamamanın verdiği nefretle kendi ailelerini yok eden bu işçi yığını muazzam bir pişmanlıkla artık yeryüzüne çıkmıştır. 

İşçiler bu büyük pişmanlık duygusuyla ne yapacaklarını bilemezlerken genç ile rahibe tüm çocuklarla usul usul işçilerin yanına yaklaşır. Fabrika isyanı sırasında onlar çocukları hayatları pahasına su basan odalardan kurtarmışlardır ve bir kahraman edasıyla karşılanırlar.

İşçiler ve çocukları sarılıp öpüşürler ve üst sınıfın lideri ile aracı rolündeki rahibe devreye girer ve herkes "hatasını" anlar. Ve film şu sözle biter:

"El ile akıl arkasındaki arabulucu kalptir"

Faşist teoriye göre buradaki kalp devletin ta kendisi oluyor. El yani emek, işçileri, akıl ise patronlar ve üst düzey yöneticileri ifade ediyor. Bu itibarla "emek ile sermaye arasındaki arabulucu devlettir" denmiş oluyor.

Hakkını arayanların kanserli hücreler olarak görülmesi bu sağlam sistemin yıkılarak insanların zarar göreceğine olan korkudan doğmaktadır. Faşizme göre elbette bazı haklar yenebilir, bazıları zulmedebilir, fakat aslolan devlettir ve onun bekasıdır. 

Halbuki tüm faşist üniter devletlerde olduğu gibi "herkes eşittir" demekle herkes eşit olmuyor. Bu sadece var olan eşitsizliği görmezden gelmeye yarıyor. Kurt kuzuyu kaparken tarafsız kalmak kurdun tarafını tutmak demek değil midir? Haksızlığa uğradığını düşünenlerin hakkını aramasını engellemek kime hizmet eder?

İnsanlık tarihi boyunca alt sınıflar ile üst sınıflar arasında hep bir çatışma olmuştur. İbni Haldun buna bedeviler ile hadariler arasındaki çatışma der. Karl Marks ise bütün teorisini burjuva ile proleterya arasındaki bu çatışmayla temellendirir. 

Muhtemelen insanlık devam ettikçe bu çatışmalar da devam edecek ve bazen alt sınıf bazen de üst sınıf kazanacak. Fakat bu çatışmayı zorbalıkla durdurmaya ve üst sınıf ile alt sınıf arasında "kalp" olmaya kalkanlar da olacaktır.

Devletlerin kutsal olmadığını, arabuluculuk yerine alt sınıfı koruması gerektiğini, üst sınıfı kayırdığında ise yıkılıp yeniden kurulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü devlet bu kadim çatışmaların arasında alt sınıfı korumak için icat edilmişti. Bu yüzden özüne dönmesi gerekir.

Üst sınıflar, güçlüler, zenginler ve imtiyazlılar zaten güçlü oldukları için devlet örgütüne, yani "birlikten kuvvet doğar" ülküsüne ihtiyaç duymazlar. Birlik olması gerekenler güçlü azınlık değil, güçsüz çoğunluktur. Üst sınıfların benmerkezci sahiplik iddiaları zaten bütünüyle buna terstir. Devlet bu sahiplere karşı sahip olmayanların kurduğu bir korunma mekanizmasından başka bir şey değildir.

Örneğin teminat senediyle köleleştirilen bir işçiyi düşünelim. İşten ayrılamıyor çünkü senede icra takibi başlatılabilir. Ailesini düşünen bu işçi ne yapsın? Kanunlar onu korumadıktan sonra, devleti arkasında olmadıktan sonra... Ya nefretle dolup yakıp yıkacak ve şiddete meyilli hale gelecek ya da patronla anlaşmaya varacak. Peki patron adil bir anlaşmaya yanaşmazsa ne olur? Kim bu işçinin hakkını koruyacak? 

İşte devlet dediğimiz şey güçlünün suç işlemesini önlemek ve güçsüz ile güçlüyü dengelemek için kurulmuş bir hakemdir. Onlarca avukatı ile beş kuruş kaybetmek istemeyen bir patron ile yoksullaştırılmış işçi arasında işçinin tarafını tutan bir hakem...

Güçlüler bu büyük örgütlenmeyi yani devleti her zaman ele geçirmeye çalışacaklar ve dini, milli duyguları tekeline alarak güçsüzlere sabrı tavsiye edeceklerdir. Güçsüzler de birşeyler kaybetmek pahasına isyan edeceklerdir. Bu amansız mücadeleyi sona erdirmenin yolu adaletten yani zenginliğin tabana yayılmasından geçer.

Irkçılık ise faşizmin beceremediği "arabuluculuk" rölünü rasyonalize etmek için uygulanmıştır. Faşistleri yalnızca etnik milliyetçilik gözüyle gördüğümüzde diğer dini, dinsiz faşistleri görmezden geliriz. Pekala bir milliyetçi de, bir dindar da faşist olabilir bir dinsiz de... 

Yorum Gönderme

0 Yorumlar