Boğaziçili "40 Paralık Adamlar"

Ne zaman bir öğrenci eylemi olsa, hep aklıma "40 Paralık Adamlar" gelir. Türkiye'de eylem yapılarak hak kazanılabileceğinin, kazanılmış hakların kaybedilmeyeğinin kanıtıdır onlar. Yarım bilet hakkı istedi diye öldürülen öğrenciler, bugün atanmış rektöre karşı geldikleri için dövülüyorlar. Aralarında bir fark göremiyorum.

Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne Erdoğan tarafından atanan Melih Bulu, atandı atanalı sular durulmuyor. Üniversite öğretim görevlileri ve öğrenciler günlerdir eylem üstüne eylem yapmaya çalışıyorlar. Fakat polis Gezi olaylarından beri en şiddetli, en orantısız güç kullanımını burada sergiliyor. 

Melih Bulu devletin bir temsilcisi olduğunu söyleyerek istifa etmeyeceğini, ona yapılacak bir yanlışın devletin ta kendisine yapılacağını tekrar ediyor. Zaten asıl sorun da bu ya... Peki gerçekten oturduğu koltukta oturması meşru mu?



Yukarıdaki kanuna bakalım. Rektör nasıl seçilir? Yeteri kadar demokratik olmasa da, cumhurbaşkanının yetkisi aşırı yüksek olsa da, kanunda 6 aday olması gerekiyor. Nerede bu adaylar? 3 aday bile yok?  O zaman seçim yapılmamış ve koltuk boş demektir. Rektör hukuken atanamaz. 

Bu itibarla Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin atanmış rektöre karşı gelme hakları vardır. Eylem analarının ak sütü gibi helaldir. Aşağı bakmayanların veya aşağıdan gitmeyenlerin gözaltına alınıp dövülmesi, analarına küfredilmesi zulümdür. Ve düşmanlık ancak zalimedir. #AsagiBakmayacagiz


Şimdi 1924'e gidelim...

Cumhuriyet öncesi İstanbul'daki taşımacılık haklarını elinde bulunduran Belçikalı bir şirketle yeni kurulan Türkiye Cumhuriyet'i ve İstanbul yönetimi masaya oturur. Belçikalı şirket ile devletimiz öğrencilere %50 indirim yapma konusunda anlaşırlar. O günden sonra zaten sayıca az olan öğrencilere yarım bilet alabilecekleri öğrenci kimliği yani, paso verilir.

Söylentiye göre bir gün kraldan çok kralcı olan bir tramvay biletçisi 40 para uzatan öğrenciye mealen, "ben öğrenci, möğrenci, emir filan anlamam. Herkes aynı ücreti ödeyecek. Tam para ödeyecek !” diye diretiyor ve öğrencilerden tam bilet ücreti almaya çalışıyor.

Öğrencinin biri “olmaz "diyor, "hayır… siz kendinizi nerede sanıyorsunuz. Burası Türkiye Cumhuriyeti, bizim de haklarımız var. İmzalanan anlaşmaya göre bu pasoyu gösterdiğim için tam ücretin yarısı kadar ücret ödemeliyim” diye biletçiyle haklı olarak münakaşa ediyor.

O yıllarda tam bilet 80 para, yarım bilet 40 para... İşte kırk paralık adam lafı da buradan geliyor. Bugün bir aşağılama deyimi olan bu laf aslında dik duruşun, eğilmemenin ifadesi. Yani 40 paralık adam, kazanılmış hakkını kaybetmemek için direten öğrenci demek.

Tartışma, kavgaya dönüşüyor ve Belçikalı şirket dönemin emniyetine başvuruyor. Şirketin vekili mealen diyor ki, “bu öğrenci milleti tramvaylarda sorun çıkartıyor, anarşist bunlar. Ekonomiyi bozmaya çalışıyorlar, bunların derdi başka… Her tramvaya güvenlik amacıyla birer memur koyun(nuz)” 

Ve ne gariptir, ne tuhaftır ve ne acıdır ki Belçikalı şirketin bu isteği kabul ediliyor. Her tramvaya şirketin emrinde bir sivil polis görevlendiriliyor.

Öğrenciler haklarını savunmakta kararlı. Tarih 15 Kasım 1924... İstanbul’daki bütün öğrenciler toplu eylem kararı alıyorlar: O gün, tüm öğrenciler duraklardan tramvaya binecek ve biletçiye kırk para uzatacaklar. Eylem de bu…Hepi topu bu...Geleceğimizi emanet ettiğimiz, hele ki çalışmadığı için parası olmayan öğrencilerin eylemi başka nasıl olabilirdi?

Peki sonra ne oluyor?

Öğrenciler tramvaydan aşağı indiriliyor ve görevliler ile şirket yöneticileri tarafından dövülmeye başlanıyorlar. Üstelik bununla da kalmıyor. Kalabalığın içinden iki el silah sesi geliyor… Herkes çil yavrusu gibi dağılıyor ve 40 paranın neden olduğu ilk öğrenci eyleminden geriye, yerde kanlar içinde yatan iki öğrenci ile eli silahlı bir polis kalıyor.(Sunay Akın'ın videosundan faydalanılarak yazılmıştır)

Bugün toplu taşımalarda öğrenci kimliğinizi gösterip indirimli ücreti ödüyoruz ya. Bu hikayeyi işittiğimden beri her bilette o öldürülen yiğitleri anıyorum. Allah onlardan razı olsun.

Boğaziçi'ndeki olaylara gelince. Bu eylemler cebimizi korumayacak, biletleri veya yemekleri daha indirimli alamayacağız belki. Fakat bu artık bir onur meselesi haline gelmiştir. Hükümet devleti kendisine bağlayarak atadığı rektöre karşı gelinmesine polis cobuyla karşılık verdikçe olaylar kızışıyor. Olaylar büyüdükçe polisin şiddeti daha da artıyor. Daha önce gördüğümüz olaylara ne kadar da benziyor?

Arkasında devleti hisseden kolluk gücünü hiçbir şey durduramaz. Dünya üzerinde neredeyse her toplum 68 kuşağını dinlerken Türkiye öğrencilere ters kelepçe takmakla meşguldü.  Gazi Katliamını hatırlayalım. Mahkemede bir polis sembolik bir cezaya çarptırıldı ama diğerleri görevlerine devam ettiler. Geziyi hatırlayalım. Gaz fişeklerini hedef gözeterek patlatan polisler nerede? 40 paralık adamları hatırlayalım. Hani katil nerede? Halbuki kamu gücüyle, devlet adına işlenen cinayetin cezası daha da ağır olmalıydı, ellerine asla ama asla silah alamamalıydılar, ama nafile. 

Bu yüzden Boğaziçili öğrencilerin yanında olmalıyız. Bu olayların daha kötü noktalara gitmemesi için, 40 paralık adamların akıbetine maruz bırakmamak için lehimize sonuçlansa da sonuçlanmasa da onları desteklemeliyiz.

Not: Bir Müslüman olarak Kabe motifli sanat eseri demeye bin şahit, dört köşesi LGBTi+ bayraklarıyla bezenmiş resmi ben de gördüm. Herhangi bir aşağılama hissetmemekle birlikte, açıkça söylemek gerekirse resmi pek de anlamlı bulmadım. Yani "sanat sanat içindir" desek bile hiçbir çıkarım yapamıyorsunuz. 

Aslında böyle muğlak eserler, anlaşılamadığı veya anlamlandırılamadığı için ancak eleştirilebilir. Fakat konu dini hafife almak ve alay etmek ise ayet bellidir. Kırıp döküp, dövüp, sövüp, hapsedip, ters kelepçe takıp, aşağılamaya gerek yok. Başka söze gerek de yok.

"...Allah'ın ayetlerine görmezlik edildiğini ve hafife alındığını işittiğiniz zaman onlarla oturmayın. Başka bir söze geçinceye kadar böyle yapın..." Nisa 140'ın bir bölümü.

Yorum Gönderme

0 Yorumlar