MİRAS KAVGASI

Devletten pay kapma yarışındaki güç odakları, kapanmaya çalışan yaraları açgözlülükten doğan nefret neticesinde kazıyarak yeniden kanatıyorlar. 


Türk Silahlı Kuvvetleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Afrin'e bir haftaya gireceğiz" demesi üzerinden bir hafta geçmeden Afrin'e havadan ve karadan yoğun bir saldırı başlattı. Bu "harekat"ın görünen amacı resmi makamların açıklamasına göre; PKK/YPG varlığını Afrin'de yok etmek ve Fırat'ın batısını tamamen ÖSO'ya teslim etmek olarak özetlenebilir. 

Tabii işin savaş raddesine gelmesi siyasetin görevini layığıyla yerine getirmediği anlamına gelir. Siyasi irade isteyerek veya istemeyerek diplomatik çözüme kendini kapatmış ve savaşı arzular vaziyette önündeki müzakere masalarını devirmiştir. Siyaset ve onun diplomasisi savaş olmadan sorunların çözülebilmesi için varlar. Asli amacını yerine getiremeyen, operasyon kartını daha işin başında kullanmayı yeğleyen egemenler, zaman içerisinde doğan derin sorunları orduya çözdürterek varlığını tehlikeye atmaktadır.

Yüksek ve güçlü ordu kademeleri, "sizlerin en önemli sorunlarınızı biz çözüyoruz. Hani bize köfte" diyeceklerdir. Zaman ilerledikçe ve egemen siyasetçiler sorun çözme konusunda orduyu kullanmaya devam ettikçe istesek de istemesek de cunta iktidarı veya cunta emrinde siyasi iktidar hayalleri ağır basmaya başlayacaktır. 

15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi bizi yanıltmasın. Bu darbe girişimi gerekçe gösterilerek, TSK yüksek bürokrasisindeki tüm "çürük elmalar" hapsedilmek suretiyle iktidarı etkileme gücü tekrar ele geçirilmiştir. Şöyle ki, o gün bugündür "Fırat kalkanı" ile başlayan süreç, bugün "Afrin harekatı" ile devam etmektedir. Kamuoyunun ordu üzerindeki güveninin yeniden tesis edilebilmesi için darbe girişiminden sonra muktedir olan ordu elitleri nezdinde, bu tip askeri eylemlere ihtiyaç vardır. Nasıl ki, kullanılmayan uzuvlar dumura uğrar, bu elitler de dumura uğramaktan, aşağılanmaktan, önemsenmemekten korkar. Bir üst düzey ordu mensubu için milletin ona mutlak saygı duyması, itaat etmesi gerekir ki, onun için veya "ona rağmen" askerini göz kırpmadan ölüme(şehitliğe) gönderebilsin.

Bu noktada insanın insan olmasından doğan haklara değinmek gerekir. İnancıma göre, bir toplum kendisi üzerine bariz bir saldırı olmadan savaşmamalıdır. Toplumların kendini müdafaa hakkı her zaman vardır. Fakat, burada köklü yapısı ve siyasi iradeyi etkileme gücü bakımından Türk Silahlı Kuvvetleri üst kademeleri, üzerindeki "toz bulutunu" kaldırarak, millet üzerindeki forsunu eski hale getirmek istemektedir. Böyle olunca da insanın güvenliği ve yaşam hakkını korumak yerine, diplomasisizlikten doğan çatışma ortamından faydalanma zihniyeti akla gelmektedir. Yani müzakere masalarının devrilerek savaşın önünün açılması ve coğrafyanın kan gölüne dönmesi ordu elitlerinin işine yaramaktadır. 

Siyasi iradenin ensesinde soluyan güç odaklarının "orduyu sen bu hale getirdin. Şimdi de düzelt bakalım" diyerek, Bir FETÖ projesi olan Ergenekon ve Balyoz'un intikamını almaya çalıştığı açıktır. Hal böyle iken, bu operasyonlar zamanında lugatımıza tekrar giren "kurunun yanında yaş yandı" deyimini "kurunun yanında yaş yanarsa, çok duman çıkarır" şeklinde değiştirmek doğru olacaktır.

Özellikle Atatürkçü olarak bilinseler de, laik bir totaliterliği savunan çevreler, Erdoğan'nın her gün yaptığı "savaş çığırtkanlığı" denebilecek olan konuşmalarından keyif almaktadırlar. Açılan savaşlar, yürütülen operasyonlar, 'Atatürk'e hakaret' davaları ve tarikatlara karşı sert tutum tüm bu "Kemalist"leri sevindirmektedir. 

Afrin operasyonunu da bu şekilde görmek gerekir. Yıllardır bu çevreler, "Esad ile anlaş" derken, Erdoğan diretmiştir. Ardından FETÖ-Erdoğan ayrışması yaşanınca gücü tekrar ele geçiren Kemalistler, "önce biz devreye girelim, sonra sen Esad ile anlaşırsın" demektedirler. Görülecektir ki, Fırat'ın batısı tamamen "güvene" alındığı zaman Erdoğan, Esad ile masaya oturulabileceğini söyleyecek yani tükürdüğünü değil, kustuğunu yalayacaktır. 

Bu durum Erdoğan'ı devletin kademelerinde güçlü olanların borazanı yapmaktadır. Erdoğan'ı yönlendirmek ve etkilemek tüm devletten pay kapma yarışına girmiş güç odakları için temel amaçtır. Aynı durum, Erdoğan'ın "satın aldırdığı" yandaş medya için de geçerlidir. Erdoğan bu yandaşları, kendi şahsi eylemlerinin ve söylemlerinin kamuoyu nezdinde meşrulaşması için "satın almıştır". Doğrudur. Fakat zaman geçtikçe, bu medya elitleri maddeten güçlenmiş ve Erdoğan'ı da etkilemeye başlamışlardır. Bu "Erdoğancı" topluluğun oluşturduğu yapay gündemlerle yaşamaktadır, konuşmaktadır ve davranmaktadır Erdoğan. 

Daha kolay anlaşılabilmesi için tarikatlardaki ve çeşitli "dini" cemaatlerdeki şeyh-mürit ilişkisini de buna benzetebiliriz. Şeyh, müritlerinin dişe dokunur sorular sormasını istemez. Müridin aklı şeyhin aklıdır. Ancak yalnızca "dini" konularda bu böyledir. Şeyhin eteğini öpmüş mürit, ekonomik ve sosyal ilişkilerde şeyhin adını, tarikatın forsunu kullanarak basamakları 2'şer 3'er çıkabilmektedir. Yani Erdoğan'ın deyimiyle ortada bir "kazan-kazan" durumu vardır. 

Bu "kazan-kazan" durumunun ortadan kalkmaması için, şeyh müritlerinin çoğunluğunun hoşuna gitmeye çalışırken, müritler de şeyhinin hoşuna gitmeye çalışır. Bu alış-verişten sonra müridin dönüşümü şeyhi, şeyhin dönüşümü müridi etkiler. Her şey "sorunlara" karşı "bizim de bir milletvekilimiz, bakanlıkta bir dayımız, bakanlar kurulunda bir cumhurbaşkanımız var" diyebilmek içindir. 

Ve son olarak, Kürtlerden söz etmezsek olmaz. Bugün 4 ulus-devlet bünyesinde baskı ve zulme rağmen kültürlerini kaybetmeden yaşayabilmeyi başarmış bir toplumdur Kürt toplumu. Üzerlerine atılan her bir bomba, bağımsızlık hayallerini gerçeğe dönüştürme fitilleri olmaktadır. Buna Türkiye'nin ve diğer egemen ulus-devletlerin zalimane davranışları da eklenince, dindar, dinsiz; marksist, şeriatçı tüm Kürtler ortak bir kurtuluş paydasında birleşmeye başlamıştır. Devletten pay kapmaya çalışan çevreler açgözlülükle davranmaya devam ettikçe bu böyle devam edecektir. 

Olması gereken, devletin insan hayatını öncelemesi ve tüm insanlara "bölünmek" için bir gerekçe vermeden adaletli davranmasıdır. Fakat her bir hücremizle hissediyoruz ki, yalnızca Allah'ın olan mülk, "benim" diyenlerin yüzünden kan gölüne dönüştürülüyor. 

Bugün Türkiye bünyesinde kültürlerini kaybetmeden yaşayabilmiş Kürtler, Suriye'ye ve Irak'a yönetik saldırıları sindirmiş görünüyorlar. Fakat, sosyal bilimlere göre, toplumun özellikle azınlıkların, geçmişin acısını unutması mümkün görünmüyor. 

Birlikte yaşamanın ortak rıza yani gerçek anlamıyla "zeytin dalı uzatmak" ile mümkün olacağı bilinciyle bu yazıyı yazıyor ve birlikten kuvvet doğar diyorum. Bu nedenle, ebeveyni ölmüş kardeşlerin miras kavgasına tutuşması gibi, devletten pay kapma yarışına girişen tüm güç odaklarına şu ayetle sesleniyorum;

Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Ve dönüş ancak onadır. -Nur/42


Selametle...

Yorum Gönderme

0 Yorumlar