İran sinemasında olup Türkiye sinemasında olmayan ne?

6,5 Metre filminde elinden kimsenin kaçamadığı narkotik polisi şöyle söyler: 

"ben göreve başladığımda İran'da 1 milyon bağımlı vardı. Şimdi 6 milyon oldu"



İzleyiciye tozpembe yerine kapkaranlık dünyalar yansıtan İran sinemasını bu alıntıladığım cümle ile özdeşleştirmek mümkün. Bu sinema ekolü ekran başına gelen izleyicisine toplumsal sorunları anlatmayı bir görev sayıyor. 

İslam devriminden kısa süre sonra İran sineması özgün çekim tarzı ve acıklı senaryolarıyla kurumsallaşmayı başardı. Her nasılsa Türkiye'nin komşusu olan İran'da bu yaşanırken Türkiye bütünüyle Güney Kore ve Hollywood uyarlamalarıyla dolup taşıyor. Halbuki ülkemizde ne acı dolu hikayeler ne ilham kaynağı olaylar var...

Dışardan bakanların sanata ve bilime düşman bir toplum görüntüsü çizdiği İran'da sinemanın bu başarısı aslında binlerce yıldır süregelen bir edebi kültürden geliyor. İranlılar edebiyata muazzam derecede bağlılar. Sinemayı da edebiyatın bir kolu olarak düşününce, her yıl onlarca şaheseri dünyaya sunmaktan vazgeçmiyorlar.

İran sinemasının başat duygusu çaresizliktir. Neredeyse her filmde sudan çıkmış balığa dönen ve ne yapacağını bilemeyen karakterlerle karşılaşırsınız. Empati yeteneği gelişmiş izleyiciler bu çaresizlik karşısında rahatsız olabilirler. 

Bu sinemada filmi yapanlar çözüm önerisinde bulunmak yerine izleyiciden çözümler üretmesini beklerler. İzleyicinin empati duygusunu sonuna kadar sömürerek, izleyicide durumdan rahatsız olma hissi yaratarak zorla sorunlara çözüm önerileri çıkarmasını sağlarlar.

İran sineması bütünüyle çaresizlik üzerinden şekillenirken aslında siyasi sistemi de eleştirmeden duramaz. Bir toplumsal soruna eğildiğinizde, yani o toplumsal sorun nedeniyle çaresiz kalmış kişileri perdeye yansıttığınızda elbette var olan sistemi de eleştirmiş olursunuz. 

Kendince totaliter bir İslam hukukuyla yönetilen İran'da sosyal sorunların rahatlıkla anlatılabildiğini gördükçe laik bir hukuk devleti olduğunu iddia eden Türkiye'ye farklı gözlerle bakmaya başladım. Çünkü Türkiye de bunca imkana rağmen kurumsallaşmış bir sinema ekolünden söz etmek mümkün değil, fakat İran sapasağlam bir sinema okulu tüm ihtişamıyla parıldıyor.

"Gerici" İran'da sanat,  edebiyat ve sinema oldukça gelişmiş iken "Laik ve Atatürkçü" Türkiye'de bunların baş harflerinden bile söz etmek mümkün değil. 

Türkiye edebiyatını yayınevlerine, filmlerini dağımtımcılara emanet ettiği için, halkın sorunlarını önemsemediği için bir ekol oluşturamadı. İkili ilişkilerin narsist hikayeleriyle yılları heba eden Türkiye'de toplumsal sorunların kıyısından köşesinden bile dolaşmaktan korkanlar çoğunlukta.

Toplumun tüm kılcal damarlarına sirayet etmiş sorunları, kokuşmuşlukları ve çaresizlikleri anlatmak yerine tozpembe hayatları anlatmak gerçeğin önünde bir engel oluşturmaktır. 

Toplumsal sorunların varlığını sadece okuyarak değil, izleyerek de görebildiğimiz bir filmin çıkışındaki o çözüm arayan bakışlara ihtiyacımız var. Filmler gerçeklik penceresidir. Bu pencereyi kapatmayın.

Her gün, her dakika toplumsal sorunlardan etkilenen vatandaşlarla dolu memleketimizdeki sinemalarda toplumsal sorunları neden göremiyoruz?

İşte İran sinemasında olup Türk sinemasında olmayan şey bu.

Yorum Gönderme

0 Yorumlar